Kavimlerin Sonu - 1

Son Güncelleme : 11.06.2021 01:06

ALLAH'A VE RESÜLLERİNE KARŞI SAVAŞ VEREN HİÇ KİMSE HUZURA KAVUŞAMAZ



İnsanlık tarihi ve buna paralel olarak bütün semavi kutsal kitaplar başlangıcından günümüze kadar çok sayıda insan topluluklarının, kavimlerin ve medeniyetlerin; tarih sahnesine çıkışlarını, mücadelelerini ve yok oluşları anlatılır.
İnsanlık tarihi de bilindiği üzere ilk insan ve ilk Peygamber Hz. Âdem (A.S.) ile başlamıştır. İnsanlığın yaratılış amacı; sonsuz Yüce Rabb’ini tanımak ve O’na ortak koşmadan; ruhunla, veçhinle, nefsinle ve iradenle Allah’a (C.C.) teslim olmaktır.

Allah (C.C.); Hz. Âdem (A.S.) ve O’nun zürriyeti olan bizler Dünya’ya gelmeden önce şu anki fizik vücutla anlayamayacağımız başka bir boyutta; “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” sorusuna; “Evet, Sen bizim Rabb’imizsin, biz buna şahidiz” diyerek; Allah’a (C.C.) teslimiyetimizi ikrar etmişiz. Bu dünya hayatı bu söze uyulup uyulmadığının test edildiği bir imtihan yeridir.

7 ARAF - 172: “Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.”

Allah’û Tealâ zaman ve mekân oluşmadan evvel, Âdem (A.S.)’dan başlayarak bütün insanların sırtlarından onların çocuklarını çıkarıyor; onlardan da onların çocuklarını çıkarıyor ve baştan sona kadar bütün Âdemoğullarını etrafında topluyor. Orada, İndi İlâhi’de, herkes Allah’ı görüyor ve işitiyor; kalp gözüyle, kalp kulağıyla...

İlk insan Âdem (A.S.)’dan, kıyâmet günü yaşamakta olan son insana kadar herkes nefsiyle, ruhuyla ve fizik vücuduyla orada. Ve Allahû Tealâ diyor ki:

“Elestü bi Rabbiküm”, yani “Ben, sizin Rabb’iniz değil miyim?”

Hepimiz diyoruz ki: “Belâ, evet.”

Belâ, negatif suallerin pozitif cevabıdır. Cevap evetse; negatif suallerde, “Belâ” kelimesi kullanılır.

Allah’û Tealâ, insanları nefsleri üzerine şahit tutuyor. Ademoğulları diyor ki: “Evet, Sen, bizim Rabbimizsin. Biz hepimiz, buna şahit olduk.”

“Kıyâmet günü, biz bundan gâfildik, haberdar değildik demeyesiniz, diye Allah, bunu yaptı.” diyor, Allahû Tealâ.

Bundan sonra Mâide Suresi’nin 7. âyet-i kerimesinde anlattıklarını gerçekleştiriyor. Etrafındaki bütün insanlara: “Ben, sizin Rabb’iniz olduğuma göre ey nefsler, sizlerden yemin istiyorum; tezkiye ve tasfiye olarak, Bana teslim olacağınıza dair! Ey ruhlar, sizlerden misak istiyorum; Bana dünya hayatını yaşarken geri dönüp, teslim olacağınıza dair! Ey fizik vücutlar, sizlerden ahd istiyorum; şeytana kul olmaktan kurtulup, Bana kul olacağınıza dair!” diyor ve soruyor:

“Sözlerimi işittiniz mi?”

Hepimiz, kalbimizdeki kulaklarla işitmişiz Allah’û Tealâ’nın söylediklerini. Diyoruz ki:

“Semina”, yani “İşittik.” Allahû Tealâ diyor ki:

Öyleyse itaat edin. Yemin verin, misak verin, ahd verin; nefsler, ruhlar, fizik vücutlar!”

Ve hepimizin nefsi de, ruhu da, fizik vücudu da Allah’a yemin, misak ve ahd veriyor. Allahû Tealâ: “İşte bu, Allah’ın sizi bağladığı, size vasiyetidir.” diyor.

Burada Allah’û Tealâ’nın bize vasiyet ettiği bir husus var. (En’âm-152,153).

Allah’ın ahdi, Allah’ın vasiyetidir. Bu ahd, ruhumuzu, vechimizi (fizik vücudumuzu), nefsimizi ve irademizi Allah’a teslim etmemizi emreder. Ama Allah’û Tealâ’nın bizden aldığı yemindir, misaktir, ahddir. Ruhumuzun, nefsimizin ve fizik vücudumuzun Allah’a verdiği yeminler. Allah’û Tealâ, irademizden yemin almak gereğini duymuyor. Çünkü bu, otomatik olgunlaşan bir konu. Fakat Mâide-7’de geçen misak kelimesi Allah’a verilmiş kesin bir sözü ifade ediyor. Bu söz ruhumuzun misakini, nefsimizin yeminini ve fizik vücudumuzun ahdini muhtevasına aldığı gibi, iradenizi Allah’a teslim etmeyi de içine alan, Allah’ın Ahdine ve Allah’ın vasiyetine eşit ve ruhumuzun misakinden farklı bir MİSAK bütünü ifade eden bir kesin sözdür. Âli İmrân-81’deki MİSAK gibi kesin söz.

72 fırkanın daha var olduğunu söylüyor Peygamber Efendimiz (S.A.V.) O fırkalardan hiçbirine tâbî olmayın ki, o fırkalar sizi Allah’ın yolundan ayırırlar. Allah’û Tealâ. “İşte o yola, yani Sırat-ı Mustakîm’e tâbî olursanız takva sahibi olursunuz” diyor

Allah’û Tealâ’nın üzerimize bir emri var, bu emir, sadece ruhumuzu, vechimizi, nefsimizi değil; irademizi de Allah’a teslim etmemizi isteyen bir emirdir. Hepimiz için o emire itaat etmek ve yerine getirmek söz konusu olmalıdır.

İnsanoğlu, yaratılış itibariyle, verdiği sözlerini unutmaya, nefsani arzularına ve dünyanın cazibesine kapılmaya meyillidir. Bu nedenledir ki, sonsuz rahmet sahibi, her şeyin yaratıcısı ve yöneticisi olan Allah; bu sözü hatırlatan Peygamberler, Resuller ve Kavim Resulleri göndermiştir.

İnsanoğlunun İslam’a daveti, insanın gelişmesine paralel bir şekilde; Peygamberler ve Resuller, Kavim Resülleri ve Hakk kitaplar aracılığı ile olmuştur.

Allah, insan toplumlarının merkezlerine, rahmet olmak üzere; Rahmet Elçilerini, insanları uyarmak; Hakk’a ve İslam’a çağırmak üzere gönderir. Allah insanoğlunun, Kendisi’ne başlangıçta verdiği sözü unutup, Hakk’tan sapacağını bildiği için, Resüller vadetmiştir.

Bu nedenledir ki, her kavme topluma, bir uyarıcı-hatırlatıcı ve Hakk’a gelenleri müjdeleyici elçiler gönderilmiştir. Elçileri destekleyici olmak üzere de, Nebilerden söz alınmıştır.

42 ŞURA - 13: “(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).”

İbrahim (A.S.) de, bu tarihi Elçilerden birisidir. İbrahim’in atalarının, yaklaşık M.Ö. 2000 yıllarında, Kuzey Mezopotamya-Harran’da; bugünkü adıyla Fırat ve Dicle olarak bilinen iki nehir arasında yaşadığı ve bu bölgenin Sümer-Akad Kralı Nemrut Naram-Sin’in hâkimiyetinde bulunduğu bilinmektedir.

Elçi İbrahim (A.S.)’in ailesi ve yakın akrabası Lut ve kendisine tabi olan az sayıda iman edenlerle birlikte Allah’ın azabı olarak şiddetli bir kuraklık ve kaosla yıkıma uğrayan kavmini terk eder. Ve ilk olarak Şam’a, hicret eder. Nitekim Kur’an, Nuh Kavmi’nden sonra gelen tarihi sırasıyla Ad, Semud, İbrahim ve Medyen kavimlerinin helakını şöyle özetler:

9 TEVBE - 70: “Onlardan öncekilerin; Nuh, Ad ve Semud kavimlerinin ve İbrâhîm kavminin, Medyen halkının ve altüst olan şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara (kendi) resûlleri, beyyineler (açık deliller) getirdi. Öyleyse Allah, onlara zulmetmedi. Ve lâkin onlar, kendilerine zulmettiler.”

Bu ayet-i kerime, dünyadaki durumlarına bakıp da kendilerini kuvvetli zannedenlerin ve bu sebeple adaleti devamlı ihlâl edenlerin, zorbalıkla insanlara kötülükler yapanların, zulmedenlerin sonunda Allah’û Tealâ tarafından nasıl cezalandırıldıklarını anlatıyor.

Her zaman böyle bir noktada, bütün insanlar için bir güzel hedef söz konusudur. Allah’ın indinde adaletle davranmak, zulmetmemek. İşte her devirde iktidarlar olur. Her devirde insanların bir kısmı, başka insanlara hâkim noktaya gelirler. Ve ikiye ayrılırlar. Ya zalimdirler ya da adalet sahibidirler. Adaletin çiğnendiği bütün ülkelerde bu ceza, Allah’û Tealâ tarafından mutlaka tahakkuk ettirilmiştir. Allah’ın dostlarına yapılan zulümler, hiçbir devrede yerde kalmamıştır.

Her devrede Allah zalimlere mutlaka bunu ödettirmiştir. Ve kıyâmete kadar da böyle olacaktır. Zulüm, olduğu yerde kalmaz. Adaletin sahipleri, adalet yerine adaletsizlik dağıttıkları zaman bunun bedelini Allah’a öderler. Zalimler, ellerindeki imkânları kullanarak başkalarına yardım edecekleri yerde zulmediyorlarsa, bunun bedelini mutlaka Allah’a öderler.

Bu standartlar içinde Allah’û Tealâ buyuruyor ki: “Allah onlara zulmetmedi. Fakat onlar kendi nefslerine zulmettiler.”

"İBRAHİM VE LUT’U: KAVMİNDEN KURTARDIK"

Kur’an’da, İbrahim (A.S.)’ın, kavmini terk edişi ve hicreti şöyle özetleniyor:

21 ENBİYA 70-71: “Ve ona tuzak kurmak istediler. Fakat Biz, onları daha çok hüsrana düşürdük. Âlemler içinde bereketli kıldığımız arz’a O’nu ve Hz. Lut’u (ulaştırıp) kurtardık.”

Allah’û Tealâ, Hz. İbrâhîm (A.S.)’e tuzak kuranları daha çok hüsrana düşürmüştür. Allah’û Tealâ, Hz. Lut’un bütün kavmini yok etmişti. Sadece Hz. Lut ve ona tâbî olanlar kurtuldular ve Allah’û Tealâ onları bereketli bir yere ulaştırdı. Allah’û Tealâ Hz. İbrâhîm’i de bereketli kıldığı bir yere ulaştırdı. Ve felâketlerden kurtardı. Allah her açıdan dilediğini yapandır. Her zaman insanlara mükâfat verendir. Zalimleri gerek bu dünyada onlara verdiği azapla, gerek kıyametten sonra cehennemde cezalandırandır.

İşte Hz. Lut (A.S.) ve Hz. İbrâhîm (A.S.) için kurtuluş söz konusu olmuştur. Her ikisi de zamanlarında lâzımgelen cesareti göstererek sadece Allah’a güvenerek, Allah’û Tealâ’nın güvenliği altında küfre karşı çıkmayı başarmışlardır.

İbn-i Kesir; İbrahim’in ilk durağının Şam olduğunu rivayet ederek, şöyle der: “Übeyy İbn Kâ’b; “Onu (İbrahim’i) ve Lut’u kurtarıp, âlemler içinde ‘Bereketli Kıldığımız Yere’ (yerleştirdik)” ayeti hakkında der ki: "Burası Şam’dır. Hiçbir tatlı su yoktur ki, kaya altından çıkmasın.” Katade ise şöyle der: “Onlar, Irak Ülkesi’nde idiler. Şam’a doğru çıkıp kurtuldular. Şam için; ‘Hicret Yurdu’nun direği denilir.”

İBRAHİM (A.S.) FİLİSTİN’E; LUT (A.S.) ÜRDÜN’E YERLEŞTİ

Taberi ise, bu hicreti şöyle özetler: “İbrahim (A.S.), hanımı Sare ve akrabası Lut, önce Şam’a hicret etmişlerdir. Daha sonra da, Mısır’a gitmişlerdir. Mısır’dan dönünce de; İbrahim, Filistin’e; Lut ise Ürdün’e yerleşmiştir.”

Filistin’e yerleşen İbrahim (A.S.)’in iki oğlu İsmail ve İshak’tan iki kavim (nesil) ortaya çıkmıştır. Birincisi, İsmailoğulları’dır. Bu kavim, Kureyş’in ve alemlere rahmet olarak gönderilmiş Son Elçi Muhammed (S.A.V.)’in atasıdır.  Ancak biz burada İbrahim’in torunları; İshak oğlu ‘Yakup Oğulları’nın (İsrailoğulları) nasıl bir ümmet (kavim) olarak ortaya çıktığını, İslam tarihindeki rolünü ve karakteristik özelliklerini gözden geçireceğiz. Bu incelemede; analizlerimizi tamamen Kur’an’ın yol göstericiliğinde yapmaktayız.

İbrahim (A.S.), Allah’a olan sevgi-yakınlık-teslimiyette, zirve bir Peygamberdir. Allah, İbrahim’i sayısız denemelerden geçirmiş ve kendisini dost (halilullah) edinmiştir. İşte Kur’an diliyle İbrahim (A.S)’in teslimiyeti:

2 BAKARA 124: “Ve İbrâhîm’i Rabbi kelimelerle imtihan etmişti. Nihayet imtihan tamamlanınca da Allah şöyle buyurdu: “Muhakkak ki Ben, seni insanlara imam kılacağım.” (İbrâhîm A.S.): “Benim zürriyetimden de (imamlar kıl).” deyince; (Allah): “Benim ahdime imamlık ve önderlik rahmetime, senin zürriyetinden olan zâlimler nail olamaz.” buyurdu.”

Hz. İbrâhîm (A.S.), Allah’û Tealâ’ya teslim olan en önemli ve ulûlazm denilen en büyük 5 Peygamber’den birisidir. Teslimi her boyutuyla gerçekleştirmiştir. Onu münafıklar ateşe atmak için mancınığın üstüne çıkardıklarında, Cebrail (A.S.) kurtarmaya gelmiş ve; “Seni alayım mı, odunları yok edeyim mi?” dediğinde Hz. İbrâhîm (A.S.)’ın cevabı; “Allah benim hangi durumda olduğumu bilmez mi?” olmuştur. Ve Allah’û Tealâ ateşi suya, odunları da balığa dönüştürmüştür.

Allah, Hz. İbrâhîm (A.S.)’ı kendisine dost kılmıştır. Ona; “Dostum” diyor. Hz. İbrâhîm’in soyundan da gelse eğer insanlar zalimse yani Allah’ın ahdine sadakat göstermemişlerse, Allah’a ulaşmayı dilememişlerse, mürşidlerine ulaşmamışlarsa, ruhlarını, vechlerini, nefslerini, iradelerini Allah’a teslim etmemişlerse Allah’û Tealâ onları İMAM yapmayacaktır ve Allah’ın ahdine zalimler eremeyecektir.

Zalim; derecat kaybeden kişidir. Başka birine ve kendisine zulmederek derecat kaybeder. Çünkü zalim olarak kazandıkları negatif dereceler, zalim olmadıkları zaman kazandıkları pozitif derecelerden fazladır. İşte bu sebepten onlar, kendilerini ateşten kurtarmaları mümkün olmayan zavallılardır.

Hz. İbrâhîm (A.S), emr âleminin Rabbi olan Allah’a ruhunu; zahirî âlemin Rabbi olan Allah’a fizik vücudunu; berzah âleminin Rabbi olan Allah’a nefsini ve ilâhî ve küllî iradenin sahibi olan Allah’a iradesini teslim ederek teslim-i küllî ile teslim olmuştur. Ruhunu, vechini, nefsini ve iradesini kim Allah’a teslim etmişse onların hepsi teslim-i küllî ile teslim olmuşlardır. Bütün Peygamberler ve bütün Resûller Allah’a teslim-i küllî ile teslim olmuşlardır. Teslim-i küllî standartlarında ruhun, vechin, nefsin ve iradenin teslimi vardır. Hz. İbrâhîm de, bütün Peygamberler de yaşadıkları süre içerisinde tasarruftaydı.

Hz. İbrâhîm (A.S.) ve onunla beraber olanlar sizin için güzel bir örnek olmuştur. Onlar kavimlerine 60 MÜMTEHİNE - 4’de şöyle demişlerdi:

“Muhakkak ki biz, sizden ve sizin Allah’tan başka taptığınız şeylerden uzağız, sizi inkâr ediyoruz. Ve siz, Allah’ın tek oluşuna inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda ebediyyen düşmanlık ve öfke başladı.” Hz. İbrâhîm’in, babasına: “Senin için mutlaka istiğfar edeceğim (mağfiret dileyeceğim). (Ancak) Allah’tan sana gelecek bir şeyi önlemeye malik değilim, sözü (demesi) hariç. Rabbimiz, biz Sana tevekkül ettik. Ve Sana yöneldik. Ve masîr (varış, dönüş, ulaşma), Sana’dır.”

Hz. İbrâhîm (A.S.) ve O’nunla birlikte olanlar güzel bir örnektir. Demişlerdi ki: “Muhakkak ki biz hem sizden, hem de sizlerin putlarınızdan uzağız, söylediklerinizi inkâr ediyoruz. Allah’ın tekliğini kabul edeceğiniz güne kadar aramızda düşmanlık olacaktır. Sadece Hz. İbrâhîm’in babası hariç.”

Îmân edenler Allah’a demişlerdi ki; “Yarabbi biz Sana tevekkül ettik, yani Seni vekil tayin ettik ve Sana ulaşmayı (ruhumuzu ulaştırmayı) diledik. Ve masir (dönüş, ulaşma) Sanadır.”

60 MÜMTEHİNE - 6: “Andolsun ki, sizin için onlarda Allah’ı (Allah’ın Zat’ına ulaşmayı) ve ahiret gününü dilemiş olan kimselere güzel örnek vardır. Ve kim dönerse, o taktirde muhakkak ki Allah, O; Ganî’dir, Hamîd’dir (hamdedilendir).”  

Allah’ı dilemek, Allah’ın Zat’ına hayatta iken ulaşmayı yani ruhunu Allah’a ulaştırmayı dilemektir. Ahiret günü sonraki gün demektir. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi için ahiret günü Allah’ın Zat’ına ulaştığı gündür.

İrciî ilâ Rabbike: Rabbine rücu et, geri dön yani geri dönerek hayatta iken ruhunu Allah’a ulaştır, demektir. Allah bu âyetlerde önce nefse sonra ruha, sonra da fizik vücuda emretmektedir. Bu emir eğer, Allah’a kişinin hayatta iken ruhunu ulaştırması olmasaydı, o zaman Allah intihar etmeyi emretmiş olacaktı. İntihar eden kişinin gideceği yerin cehennem olduğu kesindir. Allah hiç kimseye intihar edip cehenneme girmesini emretmez.

Allah’u Teala, vaadini gerçekleştirmiş, İbrahim (A.S.)’ı, bütün insanlığa önder (imam) kılmıştır. Aynı şekilde iki oğlu; İsmail ve İshak kanalıyla da, insanlığa rehber Elçiler göndermiştir. Hacer’den doğma, babası İbrahim gibi teslimiyet sınavından geçen İsmail ve O’nun milletinin soyundan, bütün insanlığa elçi Hz. Muhammed (S.A.V.) gönderilmiştir. İsmail’den sonra İbrahim’in ilk eşi kısır olan Sare’den mucizevi bir şekilde doğan İshak ise, Yakup (A.S.)’ın babasıdır ve İshak; İsrailoğulları’nın atasıdır.

İsrailoğulları, insanlık tarihinde en çok Peygamber, Elçi - Nebi çıkaran ve süreklilik arzeden bir kavimdir. Son Peygamber Muhammed Mustafa (S.A.V.)’e kadar İsrailoğulları’nın Peygamberleri arka arkaya gelmiştir. İsrailoğulları’nın son elçisi, elbette İmran’ın kızı Meryem oğlu Hz. İsa (A.S.)’dır.

57 HADİD - 26: “Ve andolsun ki, Hz. Nuh’u ve Hz. İbrâhîm’i gönderdik. Ve onların zürriyetlerinden nebîler kıldık. Ve kitap (verdik). Böylece onlardan bir kısmı hidayete erenlerdir ve onların çoğu fasıklardır.”.

“Hz. Nuh ve Hz. İbrâhîm; Nebîler’dir. Onların zürriyetlerinden Hz. İsmail ve Hz. İshak’tan; Hz. Musa ve Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) Nebîler kıldık.” buyruluyor. Bu soydan bir kısmının hidayete erdiği ama çoğunun fasık olduğu anlatılıyor.

“Peygamberliği ve Kitabı Tevrat-Zebur-İncil İbrahim’in soyunda kıldık” diyen Yüce Allah, kavmini ve kavminin ilahlarını reddeden İbrahim (A.S.)’e lütuf olmak üzere, İshak ve Yakup’u bağışladığını ve onları nebi kıldığını bildiriyor.

İsrailoğulları, Filistin’de yaşayan Yakup’un 12 oğlunun soyundan ortaya çıkan bir kavimdir. Allah, teslimiyetin (köleliğin) zirvesi İbrahim (A.S.)’e; oğlu İshak’ı ve torunu Yakup’u; Peygamber olarak bağışlamıştır.

19 MERYEM - 49: “Böylece onlardan ve onların Allah’tan başka kul olduğu şeylerden, ayrıldığı zaman ona, İshak ve Yâkub’u hibe ettik (o istemeden bahşettik). Ve hepsini, Nebî (Peygamber) kıldık.”

Hz. İshak, Hz. Yâkub, Hz. İsmail ve Hz. İbrâhîm; Allahû Tealâ’nın Nebîleri’dir. Her devirde daima bir Devrin İmamı vardır. Nebî olan Hz. İbrâhîm ölünce, Allah onun oğullarından bir tanesine, o ölünce ikincisine, sonra üçüncüsüne Devrin İmamlığını vermiştir. Resûller birden fazla olabilir ama Huzur Namazının İmamı, her devirde daima bir tanedir.

Hz. Musa (A.S.) ve kardeşi Hz. Harun (A.S.) da Nebî’ydi. Hz. Musa’nın hayatı sona erdiği zaman kardeşi Hz. Harun; Nebî ve Huzur Namazı’nın İmamı olmuştur.

Huzur Namazı’nın İmamı olmak, hepsinin hayatta bir defa alabileceği bir unvandır. Eğer Nebî yoksa Allah’û Tealâ Huzur Namazı’nın İmamlığına, bütün ülkelerdeki Nebî olmayan Velî Resûller’den birini seçer.

29 ANKEBUT - 27: “Ve Biz O’na İshak’ı, Yâkub’u vehbî olarak verdik. O’nun zürriyetine peygamberlik ve kitap verdik. Dünyada O’nun ücretini verdik. O, ahirette şüphesiz salihlerden olacaktır.”

Allah’û Tealâ, Hz. Lut’un iki oğlundan (Hz. İshak ve Hz. Yâkub) bahsediyor. Soyundan Peygamber olanların hepsi elbette kitaplarla teçhiz edildi.

Allah’û Tealâ, Nebîlerine kitap verdiğini ifade ediyor:

3 ÂLİ İMRÂN-81: “Ve Allah, nebilerden, “Size kitap ve hikmet verdim. Sonra size, beraberinizde olanı (Allah’ın size verdiği kitapları) tasdik eden bir Resûl geldiği zaman, O’na mutlaka îmân edeceksiniz ve O’na mutlaka yardım edeceksiniz” diye misak aldığı zaman, “İkrar ettiniz mi (kabul ettiniz mi?) ve bu ağır (ahdimi) üzerinize aldınız mı?” diye buyurdu. (Onlar da): “İkrar ettik (kabul ettik)” dediler. (Allahû Teâlâ): “Öyleyse şahit olun ve Ben sizinle beraber şahitlerdenim.” buyurdu.”

Şeriat kitapları, Nebîlere verilmiştir. O Nebîlerin arasında Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in de olduğu kesindir.

Allah’û Tealâ diyor ki: 33 AHZÂB - 7: “O zaman ki; Biz, nebîlerden onların misaklerini almıştık. Ve senden ve Hz. Nuh’tan ve Hz. İbrâhîm’den ve Hz. Musa’dan ve Meryemoğlu Hz. İsa’dan ve onlardan ağır bir misak aldık.”

Misak alınanların arasında Peygamber Efendimiz Muhammed (S.A.V.) de vardır. Ve son Nebî olan Peygamber Efendimiz (S.A.V.) de kendilerine hitap edilenlerin arasında olduğuna göre ve Allah’û Tealâ Âli İmrân-81’de; “Ey nebîler, sizlerden sonra gelecek bir resûlümüz!” buyurduğuna göre Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’den sonra gelecek bir resûl söz konusudur.

2 BAKARA - 132-133: “Ve, İbrâhîm (A.S.) onu (Allah’a teslim olmayı) kendi oğullarına vasiyet etti. Ve Yâkub (A.S.) da: “Ey oğullarım! Muhakkak ki Allah, bu dîni sizin için seçti. Artık siz, Allah’a teslim olmadan ölmeyin.” diye (vasiyet etti). Yoksa siz Yâkub (A.S.), öleceği zaman (ona): “şahit mi oldunuz?” O (Yâkub A.S.), oğullarına: “Bundan (ben öldükten) sonra neye (kime) kul olacaksınız?” demişti. (Onlar): “Senin ilâhına ve senin ataların İbrâhîm (A.S.), İsmail (A.S.) ve İshak (A.S.)’ın ilâhı olan tek İlâh’a kul olacağız. Ve biz, O’na teslim olanlarız.” dediler.”
.
Şeriat, insanların uyacakları, uymaları gereken kaidelerin (kanunların) toplamının adıdır.
Biliyorsunuz ki Allahû Tealâ, insanları bir ana hedefe yönelik olarak yaratmıştır. Allah’ın bu hedefi; mutlu olmamızdır.
...
İslâm’ın 7 tane safhasının herbiri bir hedeftir. Bu hedeflerin herbirinin ulaştığı bir TESLiM noktası vardır.
.
Bu teslimler:
1-Ruhun teslimi
2-Fizik vücudun teslimi
3-Nefsin teslimi
4-İradenin teslimi
.
Kur’ân-ı Kerim’deki gerçek şeriat, 7 safhada, 4 teslim içerir. Bugünkü şeriat, 7 tane safhayı da 4 teslimi de yok etmiştir. Bundan evvel Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve bütün sahâbe bu saydığımız muhtevayı yaşamışlardır.
.

Allah’û Tealâ Zumer Suresi’nin 54. âyet-i kerimesinde; “Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız”  diyor….

Allahû Tealâ, “Ruhunuzu, vechinizi de, nefsinizi de, iradenizi de Allah’a teslim edin.” buyurmaktadır.
Allah’û Tealâ Şura Suresinin 13. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki. “ (Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).”
.
Allah’a ulaşmak, kurtuluştur. Âyet-i kerime sadece yönelmeyi farz kılmamıştır: Allah’a ulaşarak ruhu teslim etmeyi de fizik vücudun teslimini de nefsin teslimini de iradenin teslimini de isim vermeksizin içermektedir. Çünkü; “Allah’a yönel ve Allah’a teslim ol!” ifadesi ile teslimlerin hepsi muhteva olarak yer almaktadır.
.
Allah’û Tealâ LOKMAN 15’ de diyor.. “Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.”
.

Allah’a yönelen kişi, Sıratı Mustakîm üzerinde yöneliyor. “Sen de onun yoluna tâbî ol” dediği zaman Allah’û Tealâ, o yola tâbî olanları (Sıratı Mustakîm üzerinde bulunanları) kastediyor. Demek ki, Allah’a ulaşmayı dilemek bir farz. Rad Suresi’nin 20, 21, 22. âyetleri de aynı olayı kesinleştiriyor…
.
Kimler ruhlarını Allah’a ulaştırıyormuş, teslim ediyormuş?
Allah’a ulaşmayı dileyenler. Sabırla Allah’ın Zat’ını dileyenler.
Âyet-i kerime daha sonraki açıklamalarıyla hem Allah’ın Zat’ına ulaşmayı dileyenler, hem de Allah’ın Zat’ını görmeyi dileyenler şeklinde tecelli ediyor.
Görüyorsunuz ki, Allah’a ulaşmayı dilemeyi Allah’û Tealâ üzerimize farz kılmış.
Peki, mürşide ulaşmayı farz kılmış mı? Mâide-35’te farz olduğunu belirtiyor.

Allah’û Tealâ’nın vücuda getirdiği sisteme baktığımız zaman, evvelâ bir muhteva görüyoruz: Allah’a ulaşmayı dileyeceğiz. Ondan sonra da vesileyi Allahû Tealâ’dan isteyeceğiz. Vesile mürşittir, mürşid ise tâbî olmak için vardır..  Bu, Allah’tan istiane istemektir.. 2/BAKARA-45, 2/BAKARA-46…
.
İstianeyi istemenizden sonra Allah’û Tealâ sizi mürşidinize ulaştırıyor. Allah’tan bu vesileyi isteyin, “vesileye tâbî olun”, mânâsına geliyor ve Allah’û Tealâ tâbiiyeti herkesin üzerine farz kılıyor. Bütün sahâbenin Allah’a ulaşmayı dilediğini ve hepsinin Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olduğunu Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’de söylüyor. Bu hususa da zaten kimsenin itirazı yok. Bütün sahâbe, tâbî olmuş ama Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra bir tâbiiyetin olamayacağını iddia ediyorlar.


Şeriatin bir hükmü, bir devre için geçerli olacak, öbür devre için geçerli olmayacak; böyle yanlış bir uygulama olur mu? Eğer olsaydı bütün insanlar, hedeflerine ulaşamadan bu dünyadan gideceklerdi. Öyle bir şeriat açıklamaları dizisi düşünün ki, insanları kurtuluşa ulaştıracak olan Kur’ân’ın bütün hükümleri şeriat adına yok edilmiş. Allah’a ulaşmayı dilemek, yok edilmiş...
.
Allah’û Tealâ Zumer-17’de diyor…
.
Bütün sahâbe, Allah’a yönelmişler, Allah’a ulaşmayı dilemişler. Dilemeyenin gideceği yer cehennem! Ve bugünkü şeriat açıklamalarının içinde ne 32 farzda, ne 54 farzda “Allah’a ulaşmayı dilemek diye” bir kavram söz konusu değil! Ve dilemeyen herkesin cehenneme gideceğini söylüyor Yûnus Suresi’nin 7 ve 8. Âyetleri…
.
Şeriat, insanları kurtuluşa ulaştıracak olan temel faktörlerin hepsinden mahrum.
Şeriat adına ahkâm kesenler, şeriatı katletmiş durumdalar. Bu, kitle halinde insanların cehenneme gitmesi demektir. Bize göre, büyük kitle cinayetlerinden daha ağır bir sorumluluğu (vebali) ifade eder. Onun için Allahû Tealâ: “Fitne katlden beterdir.” diyor. Dikkatli bakıldığında bunun bir fitne olduğu görülür.
Hiç kimse, kendi bindiği dalı kesmez. Ama zamanımızdaki âlimler, kendilerinden önce bindikleri dalı kesen âlmlerden öğrendikleri ilmi, kurtuluşlarının vasıtası olarak düşünüyorlar. Oysa ki, bu ilim onları kurtuluşa götürmez.

İslâm’ın bütün temel hedefleri, şeriat açısından yok edilmiştir.
Artık Allah’a ulaşmayı dilemek diye bir şey İslâm’da yok!
Artık İslâm’ı yaşayanların ve bu şeriati öğretenlerin öğrettikleri ilimde, mürşide ulaşıp tâbî olmak diye bir şey İslâm’da yok.
Daha ötesindeki hiçbir şey yok: Ruhu Allah’a ulaştırmak da artık İslâm’da yok!
..
ALLAHÛ TEALÂ, RUHUN ALLAH’A ULAŞTIRILMASINI TAM 12 DEFA ÜZERİMİZE FARZ KILMIŞTIR:

1- 39/ZUMER-54
2- 30/RÛM-31
3- 51/ZÂRİYÂT-50
4- 89/FECR-28
5- 31/LOKMÂN-15
6- 10/YÛNUS-25
7- 73/MUZZEMMİL-8
8- 42/ŞÛRÂ-47
9- 13/RA'D-21
10- 5/MÂİDE-7
11- 6/EN'ÂM-153
12- 4/NİSÂ-58
.

12 âyette verilen bu farz, bugünkü şeriatin içerisinde yoktur. Ruhumuzun Allah’a ulaştırılması için “Ruhun vücudundan ayrıldığı anda ölürsün. Yalnız ölülerin ruhu Allah’a ulaşabilir. Çünkü ruh, insana hayat verir.” diyorlar. “Bunu hangi âyet-i kerimeye dayandırarak söylüyorsunuz?” diye sorulduğunda buna cevap veremiyorlar ve biraz da utanıyorlar. “Atalarımız böyle söylediği için biz de aynı şeyi söylüyoruz.” diyemiyorlar.
.
Fizik vücudumuzun da Allah’a teslimi söz konusudur. Bütün sahâbenin Allah’a ulaşmayı dilediklerini şu ana kadar gördük.  Fetih Suresi’nin 10. âyet-i kerimesinde de sahâbenin tâbî olduğu kesinleştiriliyor. Bu kısma zaten günümüz şeriat anlayışında da  itiraz edilmiyor.
.
3. safha, ruhun Allah’a ulaştırılmasıdır. Bütün sahâbenin ruhlarını Allah’a ulaştırdıkları kesinlik kazanıyor, Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde..
.
Bütün sahâbenin ALİ İMRAN 20’de fizik vücutlarını Allah’a teslim ettiklerini görüyoruz ki, kesin bir olgudur.

.
Allahû Tealâ’ya Ahd vermişiz fizik vücudumuzu teslim edeceğiz diye:  36/YÂSÎN-60 – 61’de..

Daha sonra bütün sahâbenin, Zumer Suresi’nin 18. âyet-i kerimesine göre daimî zikre ulaştığını, nefslerini de Allah’a teslim ettiklerini görüyoruz.
.
Sahâbe tarafından Allah’ın üzerimize Bakara Suresi’nin 186. âyet-i kerimesiyle farz kıldığı irşada ulaşmak keyfiyeti de gerçekleşiyor,

49/HUCURÂT-7: “Ve aranızda Allah’ın Resûl'ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.”
.

Sahâbenin, şeriatin irşada ulaşma safhasını da gerçekleştirdiğini görüyoruz.
Allahû Tealâ, iradenin teslimini de üzerimize farz kılıyor.

3/ÂLİ İMRÂN-102: “Ey âmenû olanlar, Allah’a karşı “O’nun hak takvası” ile (bi hakkın takva, en üst derece takva ile) takva sahibi olun! Ve sakın siz, (Allah’a) teslim olmadan ölmeyin!”

.

Bütün sahâbenin zaten irşad makamının sahibi oldukları, iradelerini de Allah’a teslim ettikleri Tevbe-100’de anlatılıyor.
.
Şeriat deyince anlaşılması lâzımgelen şey, insanların ellerinin kesilmesi, kadınların başörtüsü, recmedilmek değildir.
Şeriat, bütün insanların kurtuluşa ulaşmasını gerektiren Allah’ın temel farzlarıdır! İslâm’ın 7 safhası da farz olduğu halde ve Sahâbe tarafından yaşandığı halde maalesef hepsi unutulmuştur.
İster Ensar olsun, ister Muhacirîn hepsine tâbî olunmuş, kesin! Bugün tâbiiyet, Kur’ân’da farz olmasına rağmen, reddediliyor.
İrşad reddediliyor.
Sadece irşadın öğretilmesi değil, irşada ulaşmak da reddediliyor.
İrşad makamının sahibi olmak da reddediliyor.
Yani Kur’ân-ı Kerim’in insanları kurtuluşa ulaştıracak, şeriati oluşturan bütün temel kanunları reddediliyor.
.
Dikkat ettiğimizde “Kitle halinde bütün insanları, cehenneme sürükleyen bir ilim olduğunu görmekteyiz. Bu durum hayatî bir sorumluluk taşımaktadır. Sorumlular (dîn âlimleri, fıkıhçılar) Kur’ân-ı Kerim’i inceleme gereği duymalılar. O öğrendikleri kitapların ne kendilerini, ne de onların öğrettikleri kişileri, Allah’ın cennetine ulaştırmadığı gibi, dünya saadetine hiçbir şekilde yaklaştırmayacağını görmeliler. Bu yanlış öğretiyi öğrenmeleri ve öğretmeleri sebebiyle kendilerinin sorumlu olduğunu anlamalılar.

ALLAH RAZI OLSUN SEVGİLERİMLE..