38,1137$% 0.18
42,0543€% -0.85
49,2357£% -1.61
3.708,43%-2,31
6.227,00%-0,47
9.379,83%-1,10
3193003฿%2.13374
03 Nisan 2025 Perşembe
Ölmeden Önce ‘Allah’a Teslim Olmak’ ve Kadir Gecesi
Kentsel Dönüşüm ve Konteyner Evler; Lüks Değil, Mecburiyettir
Toplumsal Sorunlar ve Altyapıları
Bir Varmış Bir Yokmuş Çiftçilere İkramiye Yokmuş
Bir Ağır Hasta Ziyaret Ediyor
Beterin de Beteri Var
Anlatırlar ki Timur orduyla Akşehir’e kadar gelmiş ve fillerden birini baksınlar diye Akşehirlilere göndermiş. Ancak fil ne var ne yoksa yiyormuş. Birkaç gün içinde Akşehirliler iflas etmişler. Nasreddin Hocaya gelerek; “Aman Hocam, bu filden bizi kurtar” diye ricada bulunmuşlar. Hoca da; “Benimle birlikte gelirseniz, ben bu işi yaparım” diye cevap vermiş.
Ama Timur’un çadırına yaklaştıkça Hoca’nın arkasındaki kafileden 1’er 2’şer ayrılmalar başlamış.
Hoca, Timur’un karşısına gelince bakmış ki arkasında kimse yok.
Timur; “Ne var Hoca?” demiş.
Hoca da; “Hükümdarım, fil yalnızlıktan bunalıyor. Buna bir eş verseniz, iyi olacak” deyince, Timur; “Tabii Hocam” demiş.
Hoca, bu haberi Akşehirlilere; “Müjde, filin dişisi de geliyor” diye haber vermiş.
Sosyal medyada Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in; “Emekli bir insan, çalıştığı süre kadar emeklilik maaşı alabilecek. Emeklinin ölümü ile emeklilik maaşı kesilecek, hanımı veya diğer yakınlarına verilmeyecek” diye açıklama yaptığı bildiriliyor.
Böylece millet, cendere içerisinde gittikçe daha çok sıkılacak. Ta ki aklı başına gelinceye veya ezilip yok edilinceye kadar.
KISSADAN HİSSE
Kralın biri vergiler, zamlar ve cenazelerin kapı ve pencerelerden değil de bacadan çıkarılması kanunuyla halkı canından bezdirmiş.
Ölüm anı gelmiş, oğlu Prens de başucundaymış.
Oğluna; “Ben ölüyorum, halk yarın arkamdan beddua okuyacak. Ne yapsak acaba?” demiş.
Oğlan da; “Sen üzülme baba. Ben senin arkadan sana rahmet okutturacağım” diye cevap vermiş.
Kral baba ölünce yerine oğlu kral olmuş ve yeni bir kanun çıkartarak; “Bundan sonra cenazeler bacadan çıkartılırken ölünün kıçına bir kazık çakılacak” buyurmuş.
Halk tabii bu yeni uygulamaya çok bozulmuş ve; “Bundan evvelki kral hiç değilse kazık çaktırmıyordu” diye eski kralı arar olmuşlar.
Bu baba kralı CHP diye okuyun, prensi ise AKP diye… Bakalım manada bir şey değişecek mi?
İHA (İnsansız Hava Aracı) ve SİHA’ların (Silahlı İnsansız Hava Arası) ilk defa projelendirilmesi, bunların imalat programına alınması, imalatlarının yapılması ve deneme uçuşlarının yapılması 1996 yılında Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın Başbakanlığı döneminde gerçekleşmiştir.
Selçuk Bayraktar’ın babası rahmetli Özdemir Bayraktar, İTÜ’de (İstanbul Teknik Üniversitesi) Erbakan Hoca’nın öğrencisidir. Ve Erbakan, öğrencilerinden kimin ne yapacağını veya ne yapamayacağını iyi bilmektedir.
İnsansız Hava Araçları önce Erbakan Hoca’nın kafasında şekillenmiş sonra da bu düşünceler Özdemir Bayraktar’a aktarılarak projelendirilmeleri sağlanmıştı.
1995 seçimlerinde RP (Refah Partisi) diğer partilerden çok oy alarak birinci parti olmuş, demokratik kurallar gereği yeni Hükümeti kurma görevi Prof. Dr. Necmettin Erbakan’a verilmişti. 1996 yılında da Refah-Yol Hükümeti kurulmuştu. Erbakan Başbakan ve Tansu Çiller de Başbakan Yardımcısı olmuştu.
Başbakan Erbakan, zaman kaybetmeden İHA ve SİHA’ların yapılması için düğmeye bastı ve Bayraktarları yakın takibe alarak bu önemli projenin gerçekleşmesi için çalışmaları başlattı. Zira o biliyordu ki ‘Su uyur, düşman uyumaz’dı.
Resimde Başbakan Erbakan gizlice İHA ve SİHA’ların hangarlarına giderek imalatı ve prototip İHA ve SİHA uçaklarını denetleme yaparken görülmektedir.
28 ŞUBAT YAŞ TOPLANTISI
Ama iç ve dış Emperyalist güçler, Erbakan’ın hamlelerini (Denk Bütçe, D8 Müslüman Ülkeler Teşkilatı’nın kurulması, memura, işçiye, emekliye ve Bağ-Kurlulara büyük zamların verilmesi gibi) öğrenmiş, bu hükümeti nasıl düşüreceklerinin planlarını yapmaya başlamışlardı bile…
28 Şubat 1997 YAŞ (Yüksek Askeri Şura) toplantısı ve bir takım bahanelerle (Aczimendilerin meydanlarda cehri (açık) zikir gösterileri yapmaları, Ali Kalkancı – Fadime Şahin gibi) hükümetin sıkıştırılması dönemine girilmişti.
4 Şubat 1997’de Ankara’nın Sincan İlçesi’nde tanklar yürütülmüş, asker Erbakan Hükümetine, ‘İstemezük’ sinyalini vermişti.
Basın da üzerine düşen görevi yapıyor, bu haberleri ballandıra ballandıra defalarca vererek kamuoyu oluşmasına çalışıyordu.
Hükümet ortağı DYP içinde birtakım milletvekilleri; “Bu hükümet devam ederse biz istifa ederiz” diyerek Hükümeti düşürme tehdidinde bulunuyorlardı.
Başbakan Prof. Dr. Necmettin Erbakan ülkenin her sahadaki yoğun yüklerinin bulunmasına rağmen İHA ve SİHA’lara özel ilgi gösteriyor, adım adım bilgiler alıyor ve yönlendirmeler yapıyordu.
Bazı İHA ve SİHA’ların kanat ve kuyruklarına ‘TC- ERB’ ibaresi yazılmıştı bile.
Sonuçta siyasi, ekonomik, sosyal baskılar netice vermiş, Erbakan Hükümeti Koalisyon protokolünde verdiği söze sadık kalarak ‘Yeni bir seçime giderken Tansu Çiller’in Başbakanlığının önü açılabilmesi için’ Erbakan istifa ederek yeni Hükümet kurma görevinin Çiller’e verilmesi sağlamıştı. Ancak hükümeti kurma görevi meclis çoğunluğuna dayalı bir partiye yani DYP’ye verilmeyip, Mesut Yılmaz’a verilmişti.
Not: Bu yazı, hazırlanmakta olan ‘AĞIR SANAYİ – YAPANLAR VE SATANLAR’ kitabından alınmıştır.
Bir insanın başına evlilik olayı, hayatında ya bir kere veya iki kere gelir. Nadiren üç veya dört olabilmektedir. Evlendirme çalışmalarının değişik boyutlarda karşınıza çıktığı (görücülük, kız görme, söz kesme, sözlenme, nişanlanma, nikâh ve düğün gibi) görücü usulü evlenmeyi tercih etmeniz belki bir daha yaşayamayacağınız bu mutlu olayı kana kana yaşamanız sağlayacaktır.
Bu işin ikinci önemli sosyal boyutu; hiçbir insan yoktur ki çok sevdiği bir işi bir veya olayı yakınlarıyla yaşamak için dost ve arkadaşlarının yanında bulunmasını istemesin. Hiçbir güzel iş ve eğlencenin tadı yalnız başına çıkmaz. Hazreti Âdem yaratıldığında Cennetteyken ve bütün ihtiyaçlarını hiçbir zorlukla karşılaşmadan karşılarken, Allah (c.c.) onu yalnızlıktan kurtaracak cennette bir eş yaratmasının hikmeti de bu olsa gerekir.
Evlenme çalışmaları ve merasimleri yakınlarınız, akraba ve dostlarınızla birlikte yaşanınca, bu olay onlarla olan ilişkilerinizi geliştirecektir. Onların sizin evlenmeniz için yapılacak çalışmalara katılmaları ve evliliğinize şahit olmaları suretiyle akrabalık bağlarının güçlenmesi, hayatın her safhasında eşiniz-dostunuz ve akrabalarınızla dayanışma içinde olmanızı sağlayacaktır. Bu ise fertleri birbirileriyle sıkı ilişkiler içerisinde bulunan güçlü bir toplumun oluşması demektir.
NİŞAN
Evlenmenin başı, uygun eş bulma işidir. Ve hemen arkasından, nişan ve nikâh olayları gelmekte ve evlenecek çiftin mutluluğuna adım adım gidilmektedir. Nişan; en yakın çevreden başlayarak dalga dalga cemiyetin büyük bir kısmının, evlenme kararı alan ‘çiftlerin birbirlerine ait olduğunun’ bilinmesi, ne delikanlıya ve ne de kıza başka birisinin talip olmamasını temin eder. Nişanlı çiftler bu devrede birbirlerini daha yakından tanıma imkânı bulurlar.
Nişan, Anadolu’da erkek ve kızın kendi arkadaşlarıyla ayrı ayrı eğlenceler tertipleyerek kutlanmasıdır. Bu arada damat adayının arkadaşları damat beye, gelin adayının arkadaşları da gelin hanıma birer yüzük takarak nişanı belirlemiş olurlar. Bu arada gelin adayının eline kına yakılır. Bu noktadan nikâh bölümüne kadar geçen zamana “nişanlılık devresi” denir. Yine adet ve örflerimiz bu devrenin mümkün mertebe kısa tutulmasını ve nikâhın kıyılarak eşlerin bir an önce birbirlerine kavuşmalarının uygun olacağını söyler.
Bu devrede oğlan ve kız tarafı, kurulacak yeni yuvanın eşyalarını ve bu eşyaların hangi tarafın ne kadarını yapacaklarını tespit ederek bu eşyaların temin edilmesine çalışır. Kısa da olsa bir nişanlılık devresinin yaşanması tarafların ev eşyalarının temin için gerekecek zamanı kazanmalarını sağlayacaktır.
İbni Ömer’in rivayet ettiği hadis-i şerif de peygamberimiz; “Oğullarınızı ve kızlarınızı evlendirin. Kızları altın ve gümüşle süsleyin, elbiseleri güzel olsun. Ve kendilerine rağbet edilmesi için de onlara güzel hediyelerle ihsanda bulunun.” buyurmaktadır.
NİKÂH
Nikâh; evlilik akdidir. Erkek ve kız, şahitlerin ve misafirlerin huzurunda kendi serbest iradeleriyle birbirlerini karı ve koca olarak kabul ettiklerin beyan ederler. Böylece, ‘kadın erkeğin, erkek de kadının helâli olurlar’ ve ilişkileri meşrulaşır ve evlilik kutsallaşır.
Nikâh’ın gününü kız tarafı belirler ve oğlan tarafı nikâhın kıyılmasından sonra gelini evine getirebileceği gibi, düğün için özel ve yemekli bir merasim hazırlanarak bu sefer daha geniş bir davetlinin iştirakleriyle yapılan bu evlenmede tebrikler kabul edilir.
Verilen bu düğün yemeğine, ‘Velime yemeği’ denmektedir. Her iki tarafın yakınları damat ve gelin için takı ve hediyelerini verirler. Bu takı ve hediyeler bazen o kadar çok olur ki, yeni evliler bu takı ve hediyeleri satarak, açacakları bir işyeri için sermaye olarak kullanabilirler. Böylece evlenerek yeni kurulan bir yuva, yeni çiftin yakınları tarafından manen ve maddeten desteklenmiş olmaktadır.
Bu konuda ki hadis-i şerif’te ise; “Nikâh’ın efdali (iyisi), külfeti az olanıdır” buyrulmaktadır.
Zamanımızda nişan ve nikâh merasimleri maalesef çığırından çıkartılmıştır. Yapılan nişan ve nikâh törenlerinde erkek ve kadınlar birbirlerine karışmakta, içkiler içilmekte, dansözler oynatılmakta, dansözlere paralar saçılmakta, silahlar patlatılmakta, nişan ve nikâh gibi kutsal olaylar, adet, örf, görenek gibi kelimeler öne sürülerek yozlaştırılmaktadır.
ZİFAF
Nikâh’ı takip eden olay, hiç şüphesiz ‘zifaf’tır. Yani damat ile gelinin artık birbirleri ile baş başa kalması ve erkekle kadının birbirlerine en yakın olmalarıdır.
Eğer zifafa giren gelin ve damat iki rekât şükür namazı kılar ve Allah’tan kendilerine hayırlı evlat vermeleri ile başka dileklerde bulunurlarsa, “Allah, zifafa giren bu iki insanın duasını geri çevirmez” buyrulmuştur.
Evliliğin ilk birkaç ayı ‘balayı’ olarak değerlendirilir. Yeni evlilerin bu aylarda yalnız kalma istekleri de doğaldır. Gençler bu isteklerini, mümkün mertebe kendilerini güvende hissedecekleri yerleri tercih etmelidirler.
Balayının, bir ömür devam etmesi de mümkündür.
Evlenen iki insan birbirinin hata ve kusurlarına anlayışla yaklaşmalıdır. Zira ayrı ailelerin görgü kurallarına göre yetişmiş, ayrı kültürlerdeki iki insan, evlendikten sonra bu kuralları birleştirecek ve aynı çatı altında tek kural olarak uygulayacaklardır. Anlaşmazlıkların bulunduğu noktalar tespit edilerek bunlar kendine güvenilen bir âlimle görüşülür ve uygun olanı ortaya konur. Görüş ve hareketinin yanlış olduğunu gören isterse koca olsun, artık yanlış görüş ve davranışta ısrar etmemelidir.
Bu gün; “Ben erkeğim. Ben dersem o olacak” gibi baskıcı bir anlayışın hala var olduğunu görüyor, üzülüyoruz. Haklı olan kimse onun dediği olacaktır. İşte o zaman, ‘bir yastıkta 40 yıl’ olayının söz konusu evlilikte de gerçekleştiğini görecek, bir mutlu aile örneği daha gösterilecektir.
Bu arada Teodor Herzel adındaki bir Yahudi, arkasına aldığı dünya Yahudileri adına Sultan Abdülhamid’in karşısına çıkarak; “Filistin’de bize bir miktar arazi satın. Ruslarla harp halindeyken sizin Avrupa’ya olan borçlarınızı ödeyelim” teklifini yaptı. Ancak Abdülhamid; “İstediğiniz topraklar milletimindir ve kanla alınmıştır. Ben onları para ile satamam” diyerek Yahudi’yi huzurundan kovdu.
Bunlar boş durmadılar, Harekât Ordusu’nu hazırlayıp İstanbul’a yürüyerek Payitahtı sıkıştırdılar, İttihat ve Terakki Fırkasını kurarak Osmanlı Mebusan Meclisi’ne girdiler. Hristiyanları kışkırtarak onlara hazırlattıkları Haçlı orduları ile 19 büyük sefer yaptırdılar. Osmanlı’yı yok etmek için hamle üzerine hamle yaptılar. Neticede Sultan Abdülhamid’i tahtından indirdiler, Sultan Vahdettin’i de beş parasız Avrupa’ya sürdüler.
Batılın merkezi olan Yahudi inancına göre Yahudi’nin Yehova (Yahudi’nin Allah’ı) nezdinde kıymetli bir yeri vardır. Onlar Yehova’nın seçkin kullarıdır. Müslümanlar başta olmak üzere bütün insanlık ya Yahudi’ye köle olacak ya da çoluk çocuk, kadın erkek, genç ihtiyar demeden öldürüleceklerdir. Bugün (2025) bu yanlış ve batıl inancın tezahürlerini Filistin’de ve Gazze’de açıkça görmekteyiz.
Yahudiler, bu inanış ve yanlış hareketleriyle kötülüklerin merkezi haline geldiler. Kurdukları gizli ve açık sistemlerle, ellerine geçirdikleri para ve insan gücüyle başta ABD olmak üzere bütün insanlığı ellerinde oynatmaya başladılar.
HAK VE BATILIN MERKEZLERİ
Yukarıda anlattığım olaylar da göstermektedir ki batılın ve bütün kötülüklerin merkezi İsrail’dir. Peki, Hakk’ın merkezi neresidir, hiç düşündünüz mü?
Hakk’ın merkezi de mi var demeyin? Merkezi olmayan hiçbir hareket başarıya ulaşamaz ve insanlığa yön veremez.
Bugün İslam ülkelerinin hemen hepsinin idarecileri işbirlikçilerdir. Yani açık ve gizli batılın merkeziyle veya ikinci derecedeki merkeziyle (ABD gibi) irtibat halindedirler.
Hakk’ın merkezini bulmak için onun iktidarda olması gerekmeyebilir. Hele demokrasi ile yönetildiğini söylenen, iktidarı oy ile belirleyen insanların medya ile yönlendirildiği ülkelerde o ülkenin iktidarını belirlemek de batılların elindeyse hakkı iktidar olmayan siyasiler arasında aramak lazımdır.
Milli Görüş’ün koalisyonla da olsa iktidar ortağı olduğu, Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın da Başbakan Yardımcısı olduğu 1974 – 75 – 76 yılları… CHP – MSP, AP – MHP – MSP (1) ve AP – MHP – MSP (2) ile Erbakan’ın Başbakan olduğu RP ve Doğru Yol hükümetinin kurulduğu 1996 yıllarında yapılan çalışmalara bir göz atacak olursak;
Manevi sahada (İmam Hatip Okulları’nın 30’dan 300’e çıkması, İHO mezunlarına üniversitelere girme hakkının verilmesi, Yüksek İslam Enstitüleri’ne İlahiyat Fakültesi sıfatının verilmesi, yurt dışında okumuş gençlerin diplomalarının tanınması, 3.000 yeni Kur’an kursunun açılması, Ahlak derslerinin ilk okuldan itibaren bütün okullarda okutulması, ahlaki kalkınmanın 5 yıllık kalkınma planlarına girmesi ve devletin bu kalkınmayı takip etmesi gibi.)
Maddi sahada (Özellikle ülkemizin bir uçtan öbür uca 325 ağıp sanayi fabrikalarıyla donatılması, DESİYAP adıyla ilk faizsiz bankanın kurulması, havuz sisteminin kurulması, denk bütçenin hazırlanması, işçi ve memur ücretleri ile emekli aylıklarının % 300 artırılması gibi) çalışmaları yapmıştır.
Dış politikada Kıbrıs Barış harekâtını yapması ve bu harekâtı zaferle sonuçlandırması, 8 Müslüman ülkeyi bir araya getirerek D8’i kurması gibi dev çalışmalar bulunmaktadır.
Özet olarak ülkesini ve milletini kalkındırmak için Ağır Sanayiyi kuranlar Hakk’ın yolunda, bu fabrikaları yıkanlar ve satanlar ise batılla kol kola gezenler oldukları açıktır.
Ülkemizde ağır sanayi konusunu ilk dillendiren sonra da eline biraz imkân geçince hemen bunları gerçekleştirmeye çalışan Prof. Dr. Necmettin Erbakan ve onun savunduğu Milli Görüş fikirleri olmuştur. Erbakan Hocamız da biliyordu ki Milli Görüş olmadan ne fert ve de ne de devlet de hiçbir şey yapılamazdı. Nitekim bugün yapılamadığı ve hatta mevcutların özelleştirme adıyla yabancılara satıldığı gibi.
Bir tarafta yapanlar diğer tarafta satanlar birbirleri ile önce fikri sonra siyasi arenada bedeni olarak çatışıyorlardı. Bu çatışmanın temelinde ise hak ve batıl mücadelesi vardı.
Hak ve batıl kapışmasını bilmeden, ülkemizde ağır sanayii kuracak mıyız, yoksa kurulmuş bunan ağır sanayi satarak ellere (yabancılara) muhtaç mı olacağız? Bütün ihtiyaçlarımızı ithal mi edeceğiz? Sorularına cevap veremeyiz.
Allah (c.c.) dünyayı kurarken onu bir mücadele ortamı şeklinde kurdu. Bu çatışma ortamında bize, hak ve batılı tanıtarak bizi serbest bıraktı. Öyle ya bir imtihan ortamındaydık. Allah’ın emirlerini tutarak hak adına mı hareket edecektik yoksa nefsimize uyarak batıl adına mı?
Söylediklerimizi, yaptıklarımızı ve hatta niyetlerimizi bile kaydeden kameralar sebebiyle bir gün bu yaptıklarımızdan hesaba çekileceğimize inanmaktayız. Eğer hesap günü olmasa bu dünya yaşanılır bir yer olmaktan çıkar, gücü, makamı, parayı, çevrisini başkalarını ezmekte kullanan adamların yaptıkları yanlarına kâr kalırdı.
İfademizi şöyle de söyleyebiliriz. Hak sahipleri, iyiliklerin bütün dünyaya ve bütün insanlığa yayılması için çalışırlarken, kendi toplumu hariç bütün insanlığın köle veya yok edilmesi için batıla çalışan insanlardan mı olacaktık?
İfademi tartarsanız, bir olayın kendi toplumunda tutunması ve onun bütün insanlığa yayılması için devlet olunması gerektiğini söylemeye gerek yoktur.
HAK VE BATILIN SAHİPLERİ
Âdem (a.s.)’ın oğulları Habil ve Kabil’le başlayan hak ve batıl mücadelesi zamanımıza kadar geldi, bu mücadele kıyamete kadar da devam edecektir. Hak ve batıl mücadelesi madem bir vakıadır, bu yapıyı değiştirmemiz elimizde değil o halde bu iki ana zihniyetten hangisinde yer almalıyız?
Batılın merkezi durumunda bulunan Yahudiler, 1492 yılında İspanya Endülüs İslam Devleti baş şehri Granada’nın düşmesi ve Müslüman İspanya Endülüs hâkimiyetinin sona ermesi üzerine Kraliçe İzabel, Müslümanlarla birlikte Yahudileri de İspanya’dan kovması için bir karar çıkardı. Karara göre Yahudiler tüm mal varlıklarını bırakarak İspanya’yı terk edeceklerdi.
1492’de 200 bin Yahudi İspanya’dan kovuldu ve sürgünden sonra alınan bir kararla Yahudilerin bir daha İspanya’ya girmesi yasaklandı. Böylece Yahudiler hem parasız ve hem de vatansız kalmış oldular.
Osmanlı Hükümdarı II. Beyazıt, Yahudileri kendi ülkesine kabul ederek onları Selanik’e yerleştirdi. Onlara fikir ve vicdan özgürlüğü ile ekonomik özgürlükler tanıdı.
Yahudiler, Osmanlı’nın bu alicenaplığına teşekkür edeceklerine içten içe gizli örgütler (mason locaları) kurarak Padişahı devirmeye, Osmanlı’yı yok etmeye ve İslam’ı ortadan kaldırmaya çalıştılar.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.